25 Mayıs 2009 Pazartesi

GÜZEL HAFTA SONU

CUMARTESİ

Dans okulu olarak İstanbul' un ünlü Latin gecelerinden birinin mekanı olan Machkolik' e gidiş, salsa ve bachata sıcağından serinlemek üzere Milonga bölümünde tango izlemeye kaçışlar... Tangonun büyülü atmosferini, farkını yakından hissederek hayranlıkla izlerken denememi sağlayan kibar beyefendi, üç parça derken -usulen üç parça dans etmeliymiş ilk seferde- hoş bir uyum ve aktarılan pozitif enerji sayesinde , Nevzat' ın usulca yaklaşıp "Nermin herkes on dakikadır seni bekliyor" cümlesi ile ancak beşinci parça sonunda bitirilen deneme, dans ayakkabıları ayağımda, diğer ayakkabılar elimde servise doğru koşturmam... Dönüşte bu ortadan kaybolma ve hiç umulmayacak bir şekilde tango yaparken/ yapmaya çalışırken bulunma durumumun bana takılma konusu olması da eklenebilir. Bu bana uzun yıllar öncesinden benzer hoş bir anıyı hatırlattı. Henüz ortaokuldan mezun olduğum yıl Alanya' da geçirdiğim yaz tatilinde, sevgili dayımın işletmekte olduğu Han Disco' ya gidiyorum geceleri. Bir gece bakınıyor, beni ortalıkta göremiyor. Üst kattaki şark köşelerinde uyuyakaldığımı düşünürken ne görsün: Nermin pistte bir Alman turistle dans etmekte :)) Durumu yengeme anlatmasıyla öğreniyorum ben de sonra.

Ha bir de sabahın 4.30' unda şık şıkırdım halde, apartman girişinde alt komşumuz (Hacı) İsmail Amca ile karşılaşma talihsizliği :S

Adımlar... ileri, geri, geri, yana, ileri... adımlar önemlidir. Bir biranın dökülüşüne ulanır bazen, ince bir tülün ardında son bulur tango vals gibi. Geriye atılan adımlar, ileride daha yakın bir pozla süslenebilir.

PAZAR

Pitos tobaro*lardandan yayılan enfes kokularla kendinden geçen bozkırkızının sahil yürüyüşü.

Bu kentin en çok bitkilerini seviyorum sanırım. Çınarları, yaseminleri, hanımelini, her sabah özellikle burnumu kaldırarak altından geçtiğim bembeyaz çiçeklerle bezeli portakal ağaçlarını. Kokular duygusal bağlar oluşturur insanda. Bir gün dönersem bozkırıma, burnuma bu kokular esecek Yalova'dan, biliyorum.

Bazen minicik bir çiçek yaşamı anlamlı kılabiliyor bakmasını bilene. Bazen bir çiçek...


*Uçurtma' ya teşekkür ..

18 Mayıs 2009 Pazartesi

HER KİMSE...

Yarım kalan çaylar gibi soğuyunca bırakılır mı içilen güzel geceler, prensesler uyanmak istemezken sunulan meyveli şarap tadında düşlerden?

Belki bir başka kıtanın gözü hep yaşlı bir ülkesinde, senin öykünü şarkı yapar anlatır aynı yıl dünyaya geldiğin biri. O çok zor bulunur (sandığın) şeyi nasıl da tanımlar, nasıl edemediğin vedayı dillendirir yerine, şaşar kalırsın. Sen ki yazılanlardan kendine kurtarmıştın cümleleri, imgeleri. Y'ollar nereye çıkacak bilememiştin, biri başlamadan sonunu görmekte iken. Gördüklerini kendine saklar iken...

Kim bilir, başka gezegenden oraya bırakılıp gidilmiş kadar yabancılaşma anlarının anlamını? İçinden geçen "Sen metinde üç beş satır atladın/Ben geçmiş zamanda dondurdum fiilleri" dizelerini, kim okur iğneli sözlerle dürtenlerden? Kimse bilmez. Kim-se de bilmez hayalleri mi kırılmıştır, yüzüstü mü kalmıştır.

Bilmek de önemli değil çok şeyi. Anlamak için çabalamak da, gereksiz bulunacak kadar yorucu ruhu geceden dışarı uğramışlar için. Hoşçakal demeyi becerebilmek yeter bazen.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

MADALYONUN DİĞER YÜZÜ

Gördüğüm/görmeyi seçtiğim resmin arkasını çevirip bakmam gerekiyor bazen; hatta hiç unutmamam belki de... görünce, bakınca, hatırlayınca, üzerinde düşününce bir renk karmaşası, bir astigmatın birbirine geçmiş gölgeli harflerden oluşan uzun cümleleri okuma sancısı, yolun kıvrımlarını algılayamadan direksiyon sallama gerginliği virajlarda, iyi ki uyanılan rüyalar vs. vs...

28 Nisan 2009 Salı

FETHİYE - KAŞ KAÇIŞI

Kısa kaçış planlarımızdan birini gerçekleştirdiğimiz dört gün ilâç gibi geldi. Zaman kısaysa da yollar pek uzundu. Ayaklarımızı nerelere koyacağımızı şaşırdık otobüste ama herşeye rağmen çok güzeldi seyahat.

Fethiye' ye yedi koca yıl önce bambaşka bir hâl içinde gitmiştim, aylardan kasımdı. O zaman göremediğim ve aklımda kalan Ölüdeniz nefisti. Bir mavi ve yeşil doygunluğu yaşattı bize. Bir de yamaç paraşütü yapsam cilâ olacaktı ama o da bir sonraki sefere kaldı.



Saklıkent' e iyi ki gitmişiz yoldan yılmış halimizle. Kanyonların bir doğa harikası olduğunu düşünürüm zaten. Sanırım ilk kez bir kanyon yürüyüşü yapma şansım oldu. Orada da bir ara rafting yapmak lazım.Aman ondan da eksik kalmayalım :) Dönüşümüz yine bir küçük maceracık niteliği kazandı son aracı kaçırmış olmamız nedeniyle. Sağolsun yurdumun insan canlısı, yardımsever esnafı sayesinde yoldan geri döndü minibüs bizi almak için. Yoksa artık geceye kadar esnaflarla bekler, perperişan bir durumda dönerdik herhalde onca yolu. Benim rahatlığıma kulak asmadığın için teşekkürler Miacık :)

Kaş... ne ruh sağaltıcı bir yer orası öyle. Küçüklüğü, sakinliği, tertemiz turkuaz ve yer yer lacivert denizi, yeşili, zeytin ağaçları, limon ağaçlarından ve renk renk çiçeklerden esen enfes kokularıyla büyüledi bizi.

On bir yıl üst üste her tatilinde Kaş' a gelen ve bize kendi ülkemizde mihmandarlık yapan Alman turist Joachim' i de büyülemiş olmalı yıllar önce. Kendi ülkemizde ilk kez gördüğümüz bu güzelim beldeyi bir yabancı turistten dinlemek biraz zorumuza gittiyse de, sağolsun pek keyiflendirdi bizi. Öğrendiği Türkçe kelimelerle kurduğu cümleler yetti zaten. "oha!, abla şimdi..(bize), sağol baba, sannanne, istemiyoum.. ama çok istemiyoum..." Bir süre dilimize pelesenk olacak gibi bunlar.




2000 yıl önce yapılmış, 4000 kişilik antik tiyatronun tepesinden ve sahildeki minderlerden yıldızları izlemek, Kaş Kamping' in şefinin nefis, şık kahvaltısını muhteşem manzaraya bakarak yemek, Echo Bar' ın balkonunda İngiliz grubunun nefis blues müziklerini dinlerken limana karşı bira yudumlamak, akşam yürüyüşümüzde bize eşlik eden kampın sevimli (Joachim' in Akdeniz Haski olarak nitelediği) köpeği Keş' in arkamızdan donup bakakalması... gezinin unutulmaz anlarından.



Molada Mia' nın her zamanki emin tavrıyla hareket etmemize 20 dakika olduğunu söyleyerek benim tuvalete gidişimi -neyseki kısa bir süre- ertelememe, sonra da 'anons üzerine otobüse son yetişen insan' olmama sebebiyet vermesi, benim dönüşte onu haşlama faslım, otobüste ikram yapılırkenki yüzsüzlüğümüz ve akabinde gülme krizine girişimiz, odada lahmacun gibi gülümseten kareler de var belleğimizde.

Yer önerisiyle bu keyifli konaklamaya katkıda bulunan ortaokul arkadaşım Mehmet' e, güzel zaman geçirmemizi sağlayan, muhabbet insanı, bizden daha yerli turist Joachim' e, çantalarımızı motoruyla terminale bırakan resepsiyonist Sedat' a, tertemiz kalpli, sevimli insan Levent Abi' ye, bizi gece yarısı terminalden almaya gelen cefakâr dostumuza minnet duygularımızı belirterek yazıyı bitirmeye çalışırken son olarak diyorum ki: Şansınız varsa lütfen gidiniz, geziniz, paylaşınız.


2 Nisan 2009 Perşembe

TEŞEKKÜR

Geçtiğimiz hafta Ankara' da yıpratıcı ve zor bir hafta geçirdim. Özellikle annemin operasyonu ve ardından beklediğimiz uzun mu uzun saatlerin benim zihnimden ve bedenim geçişi yıllara tekabül edecek nitelikteydi.
Yaşamın ne kadar hassas dengeler üzerinde döndüğü gerçeği ile bunca yakın olmak çok rahatsız edici. Ufacık bir sapma ile kendini yürüdüğün yoldan çok uzaklarda bulma, belki başladığın yere geri dönme, belki de bir adım dahi atmayacak halde kalma olasılığı...
Zoru bir nebze kolaylaştıranlar, ayazda kalmışçasına titreyen yüreğime sıcacık cümlelerle dokunanlar, uzak ellerini uzatmaya ne kadar hazır olduklarını dile getiren sevgili yol arkadaşlarım; zor zamanların adamı ortak'ım, en kötü rüzgârlarıma dayanan güzel uçurtmam, derdimi derdi gibi taşıyan mis kokulu çiçeğim, büyümüş de küçülmüş küçük prensim, sağaltıcı etkisiyle uzun ve güzel konuşmalar yapan sevgili paşam, dualarıyla ve gönülleriyle yanımızda olan herkes... Hepinize ayrı ayrı çok büyük minnet duygusuyla teşekkür ediyorum. Eksikliğinizi göstermesin Tanrı. Hiçbirimize sevdiklerimizin acısını, eli kolu bağlı bekleme güçlüğünü de.

19 Mart 2009 Perşembe

BU SABAH

Geç yatıp bölük pörçük uykuyla tamamlanan bir gecenin sabahında isteksizce yataktan kalktım ve işe geldim.

Sabaha doğru 4:25' i gösteriyordu saatim, ağlayarak uyandığım esnada. Babamı bir kafede görüyor ve yanına gidiyorum, boğazında bir ufak hortum. Öyle çok, öyle özlemle sarılıyorum ki... Uyarıyor: "Fazla yaklaşma kızım, hortumdan mikrop kapabilirsin." Ağlama duygusu öyle güçlü ki rüyâda, uyandırıyor beni ve rüyâda bırakamıyorum, bırakmak da istemiyorum zaten.

Sonra yağmur, odamın camı. Diğer odamın camı ve yine yağmur... Ağırlık, taş gibi durma, yosun bağlayana kadar durma isteği ve dil paslanana kadar susma...

16 Mart 2009 Pazartesi

CADDELER VE SEÇİM

     Başımı esir alan iki günlük ağrıyla banka, ödeme vb. işler için dışarıda bulunduğum bir saat içerisinde seçim havasını(!) solumak zorunda kaldım. Aman Tanrı'm! Bu nasıl bir görüntü ve gürültü kirliliğidir. Art arda geçen arabalardan tuhaf müziklere yamanmış propaganda cümleleri, seçim vaatleri, gökyüzü ile aramıza girmiş yüzlerce kumaş parçası...

     Üstelik bunların kaynakların hoyratça kullanılması sonucu ortaya çıkan manzaralar olması hepten sinir bozucu. Ekonomik anlamda bu kadar zor günler geçirirken ve daha aylar geçirecekken milletçe, ülkece; bu savurganlığın, bu çirkin görüntülerin bir nebze de olsa kısıtlanması gerekmez miydi?

4 Mart 2009 Çarşamba

DANS...DANS...DANS...



Son beş aydır hayatımdaki en güzel renkten söz etmek istiyorum nicedir. Ancak elim değdi :)

Çocukluğumdan beri çok sevdiğim, yapmayı arzu ettiğim, televizyonda rastladığımda ekrana kilitlenip dış uyaranlara kendimi kapattığım o estetik eylem, sanat.. Buz dansı olsun, bale, tango ve zamanla ortaya çıkıp gelişen modern dans olsun hepsi benim için inanılmaz heyecan vericiydi oldum olası. Yıllarca hemen her gece rüyâlarımda buz dansı yaptım ve aile bireylerine sabahları işkence edercesine anlattım. Erkek kardeşim artık ben cümleye başlamadan isyan eder olmuştu :) Evde müziği açıp modern dans çalışmalarım, sandalyelere ayağımı uzatarak kişisel bale eğitimimi düzenli olarak yapmamı da unutamazlar elbette.

Lise son sınıfta başlayıp dört yıl devam ettiğim Kafkas Halk Dansları ekibi benim dans konusundaki şişkinliğimi bir nebze giderdi. Hem baleye benzeyen hareketler ve çalışmalar, barındıran hem çok asil ve çeviklik gerektiren danslardı.

O yıllardan sonra yeniden hayatıma aktif olarak dansın girmesinden çok mutluyum. Dans, müziğin bedendeki yansıması, ritmin görselliği... Aşkın, tutkunun, acının, mutluluğun,inançların ifade bulduğu; yalnız yapılanı, partnerle birbirini tamamlayarak edileni, grupla senkronik biçimde hareket edilerek göz dolduranı... ne çok türü var. Dans edebilecek güce, koşullara sahip olduğum için ne kadar sevinsem ve şükretsem azdır.

Ne demiş şair: "Asla yaralı olmamışsın gibi sev.
Kimse sana bakmıyormuş gibi dans et.
Kimse dinlemiyormuş gibi şarkı söyle.
Cennet dünyadaymış gibi yaşa."

15 Şubat 2009 Pazar

.....................

Yaşam bazen, taşıdıkça ağırlaşan bir çanta misali omuzda. Hele ki yürümekten hazzetmediğin yollarda isen.
İzlediği bir filmde aklına düşmek birinin, uzaklardan sürpriz kartpostallarla anımsanmak, dinlenen ezginin paylaşma isteği duyulanı olmak, hırkanın kokusunu özlemle içine çektiğine tanık olmak bir başka parçanın, farklı zamanlarda aynı sayfalara birbirinin gözü ile bakmaya çalışmak ortak bir ruh yakalananlarla, yarasını gösterip şefkatine sığınması bir çocuğun, gecenin katran karasında yılların tüketemediği kelimelerin çarpışmasını beklemek karşılıklı... Bu vakitlerdir taşınanı anlamlı kılan, yüksünmekten mahcubiyet duymana sebep olan..

25 Ocak 2009 Pazar

gitmek

Yollara düşmek, giysilerinle dolu bir valiz, düşünce, kaygı, sorular, sorgulamalarla dolu bir zihni taşıyarak otobüs camından akıp gidenlere bakıyormuş gibi kendi akışında ilerlemek zamanı şimdi.

Kentten kente değişen iklimin kendi ruhundaki havaya yansımasını duyumsamaya çalışacaksın. Geçişler yumuşak mı, sert mi? Kuru ayaz mı daha katlanılır, nemli poyraz mı? Şimdi sınamak zamanı teni..

16 Ocak 2009 Cuma

sayıklama

Nasıl da değişebiliyor insanın dengesi birdenbire. Bir süre kendine verdiğin 'gaz' la epeyce bir gidiyorsun, sonra devri düşüyor motorun, vites küçülüyor, yol hep rampa yukarı. ( Epey sürücü olmuş muyum ne?) En azından benim için böyle.

İncecik bir çizginin bir yanında gün güneş, diğer yanda zifiri karanlık. Bir bu taraftasın, bir diğer... Bazen de "yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe".

7 Ocak 2009 Çarşamba

müzik ve dostlar

İyi ki ikisi de var şu yaşamda dediğim günler.

Sıkıcı ve karanlık son pazar günümüzde Miacık ile izlemek üzere seçtiğimiz film, günü renklendirmekten çok sıkıcılığının altını çizdi. "Zeynep'in Sekiz Günü"... Ne bitmez günlerdi Tanrım! Yer yer sinirsel gülmeler, baştan sona tiye almalarla sonuna yakın bir yere kadar izleyip "Eeh, yeter.Sonuna bakarız" diyerek dağıldık odanın köşelerine.

Filmde en güzel şey, hatta tek güzel şey ilk kez duyduğum nefis bir şarkıydı. Dvdnin sonu geldi, şarkının kısacık bölümü dakikalarca dönüp dönüp çaldı, dokunamadım kumandaya.

Sonra başladım şarkıyı aramaya. Ama aramalar başarısızlıkla sonuçlandı (evet hâlâ neyi nasıl bulacağımı bilemiyorum bazen sanal dünyada). O sırada arşivinde olup olmadığını sorduğum sevgili arkadaşım ve ince eşinin sayesinde iki gün sonra o müthiş şarkı ve yanında ekstra güzelliklerle dolu bir cd ulaştı elime. Ben iki gündür cdyi yanımda taşıyor, sağa sola kopyalıyor, eve gelip hemen çalmaya başlayarak keyif yapıyorum.

İyi müzik ne kadar güzel bir şey! diyorum. Yaşama tat veren bu küçük ama büyük şeyleri yaşattığı için teşekkür ediyorum Tanrı'ya.

Bu kadar beğendiğim şarkıyı eklemezsem ayıp olur herhalde. Hem böyle biraz kendime saklamak istiyorum hem de herkes bilsin ve sevsin :-) Ama ben içimde tutamıyorum hiç bir şeyi işte, bilirsiniz. O halde buyrun, kulaklarınıza armağan olsun benden.

http://fizy.org/d4fIkzEoWEftNw

bir de şuna bayıldım: http://fizy.org/d4fIT__yTGWE7I Teşekkürler, ellerine ve ruhlarına sağlık talebime bu kadar güzel ve hızlı yanıt verenlerin...

23 Aralık 2008 Salı

"KÜÇÜK PRENS" BÜYÜKLERE DİYOR Kİİİİ...

"Bu insanlar (büyüklerden söz ediyor)* rakamlardan hoşlanırlar. Onlara yeni bir dosttan söz ederseniz asıl önemli olan şeyleri sormazlar size; hiç bir zaman "Sesinin tonu nasıl? En çok sevdiği oyunlar hangileri? " diye sordukları olmaz. "Kaç yaşında? Kilosu ne kadar? Babası ne kadar kazanıyor? " diye sorar ve yalnızca o zaman onu tanıdıklarına inanırlar.

"İnsanın kendini yargılaması, başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendini iyi yargılamayı başarabilirsen, bu demektir ki sen gerçek bir bilgesin."

"....Çünkü dil yanlış anlamaların asıl nedenidir."

"İnsan bulunduğu yerden hiç bir zaman memnun değildir."

"-Senin dünyandaki insanlar aynı bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar ama yine de aradıklarını bulamıyorlar orada... Oysa aradıkları şey bir tek gülde ya da biraz suda bulunabilir. Ama gözler kördür, yürekle aramak gerekir."

Benim gibi çocukluğunda okumamış olanlara içindeki çocukla tanıştırmalarını, okumuş olanlara hatırlamalarını, çocuklara da tez elden edinmelerini öneririm.


* benim notumdur

17 Aralık 2008 Çarşamba

Kendimden Notlar

- Kekin kakaolusunu, işin tez bitenini, arkadaşın fazla soru sormayanını yeğlerim.
- Asansör beklerken kendi kendime dans etme, şarkı söyleme, mimikler yapma esnasında gelen asansörden biri inip beni o halde yakalayacak diye pek bir endişelenirim ama bu yapmama engel olmaz. Bir gün gelecek başıma ya dur(ayım) bakalım...
- En sevdiğim hayâl, kendimi sinema perdesinde "şahane dans eden kız" rolünde görme ânıdır.
- Defalarca yüz kişinin karşısına geçip sunum, seminer vb. çalışma yapmışlığım vardır, ammaaa otobüste uzandığım camı zorlayıp da açamayacağım ve tüm otobüs benimle içten içe alay edecek diye gerilirim. Özgüvenimi sorguladığım durumlardandır bu :-))
- Birine iltifat ettiğinde "ne ısmarlayayım?" geyiğinin tedavülden acilen kalkmasını dilerim !
- Bir şey okumadan geçen saatleri kayıp sayarım. Okumadan nasıl yaşanır cidden anlayamıyorum. Zorunlu olarak bulunduğum ortamlarda özellikle "off şimdi kaç sayfa kitap okurdum/ Uykusuz' u bitirirdim" gibi hayıflanmalarla kendimi yer bitiririm :-) (evet biraz abarttım.)
-Aynı anda birden fazla işle meşgul olmaya bayılırım.Zamanı iyi kullanacağım sözde. Bu uygulama genelde yanan yemekler, batan ocaklar gibi kazalarla ters tepse de vazgeçemiyorum.

Peki size ne mi bunlardan? İnsan kendini çok önemli sanıyor ya bazen, herkes kendine çok değişik filan geliyo hani.. Ne bileyim işte öyle fark ettiklerimi yazmak istedim sadece. Hem gıcık olduğum şeyleri yapmazsınız belki okuyunca :)

24 Kasım 2008 Pazartesi

BİR ÖĞRETMENDEN, ÖĞRETMENLERİNDEN BİRİNE

On bir on iki yaşındaydım henüz sizi sınıfın karşısında gördüğümde. Açık alnınız ve kırlaşmış saçlarınız, bıyıklarınız zihnimde yıllardır silinmeyen, buğulanmayan bir fotoğrafın ana unsurlarıdır.

Sınıfın kapısından girdiğiniz an hissedilirdi farklılığınız.Tok sesinizle anlattığınız derslerde hep, sıradan olmayan bir şeyler vardı. Kareli bir ceket, ceketin cebinde hiç eksik olmayan bir kitap, elinizde resmi az yazısı bol gazetenizle geldiğiniz, tazecik belleklerimizde yıllar sonraya kalacak izler bırakarak gittiğiniz derslerden birinde günlük tutmamızı istemiş ve ne de tatlı anlatmıştınız alelade cümlelerle, bir gün içindeki aktiviteleri anlatmanın günlük tutmak anlamına gelmediğini.

"Hayvanlar Çiftliği", "Çocuk Kalbi" gibi evrensel kitapların yanında bizimle usul usul tanıştırdığınız büyük Türk romancıları ve çağdaş yazarlarla, en iyi hikâyelerle, edebiyatın güzelim tadını almamızı sağladınız. Size duyduğum engin hayranlığın sonucu okul kütüphanesi uğrak yerim oldu. Ben okudukça sizin koltuklarınız kabarıyordu adeta.

Ne kadar eksik kalırdım şimdiki halimden o yaşta Yaşar Kemal' le, Reşat Nuri Güntekin' le, Sait Faik' le beslenmemiş olsaydım.

Öğrettiğiniz, hayatıma kattığınız her kelime, her görüş, her değer için binlerce kez teşekkür edebilsem keşke sizi bir kez daha görme fırsatı bulup.

Bir öğretmenin bir çocuğun hayatına nasıl etki edebileceğini, öğretmene duyulan hayranlığın ne yüce bir beslenme kaynağı olduğunu gösterdiğiniz için, bizi gerçek okur-yazarlar yapmak adına gösterdiğiniz gayret için, göstermeye utandığım şiirimi tesadüfen görüp (!) okuduğunuz için, yıllar sonra arayacak kadar öğrencinize değer verdiğiniz için minnettarım sevgili öğretmenim İbrahim ERDEM.

Umarım halâ bir yerlerde güzel Türkçe' nizle birilerine etki eden cümleler kuruyorsunuzdur.

10 Kasım 2008 Pazartesi

ACIMAK ÜZERİNE BİR ROMANDAN (SABIRSIZ YÜREK)



Eski çevirisinde adı "Acımak" olan bu romanda yazarın acıma duygusunu derinlemesine ele alışı, gereksiz acımaların insanı hangi durumlarla baş etmek zorunda bırakacağı leziz bir biçimde anlatılmış.

Zaman zaman sağlıklı bir vücuda sahip olmanın ayrıcalığından utanabilecek kadar duyarlı olan kahramanımız üzerinden insanın duygusal katmanlarını bir bir soyup sorgulamış Stefan Zweig. Benim naçizane yorumum bu kadar. Gerisi kitabın içinden, algı süzgecimin üstünde kalanlardan bir bölümü. Buyrun paylaşalım:
"Başkalarından dinlenenler ve kitaplardan okunanların hepsi gelip geçiyor, geriye yalnızca kendi yaşadıklarınızın yüreğinizde uyandırdığı duygular kalıyor."

"... Arzulamak ve özlem duymaktan çok daha beterinin, istemediğin halde sevilmek ve bu rahatsız ediici tutku ve ihtirasa karşı koyamamak olduğunu anlıyordum....... Karşılıksız olarak sevilen kişi, ölçüsünü ve sınırlarını kendisinin belirleyemediği bu tutkuya gem vurmakta çaresizdir."
"Ve aşk kendi dünyasında her şeyin en sınırsızını , en ölçüsüzünü arzuladığı için, ölçülü ve tedbirli olan her şey onun için dayanılmaz ve iticidir."

"Kararlarımız, kabul etmek istemesek de büyük ölçüde sosyal konumumuzla sağladığımız uyuma ve çevreye bağlıdır. Düşüncelerimizin büyük kısmı genellikle önceden edinilmiş izlenimlerin ve etkileşimlerin doğal bir sonucudur."

"Vicdan anımsadıkça, hiç bir suç unutulmaz!"

20 Ekim 2008 Pazartesi

DİLLER

Geçtiğimiz haftalarda, altı gün boyunca, dört farklı ülkeden gelen konuklarımızla birlikte zaman geçirdik. Çoğu keyifli, bir kısmı gergin ve az da olsa sıkıcı dilimlerden oluşuyordu bu zaman.

Farklı gözlemlerde bulunma şansım oldu bu birliktelik esnasında; yolculuklarda olsun, yemeklerde ve toplantılarda olsun. Ancak bir şey var ki en çok üzerinde düşündüğüm bu oldu sonrasında da: Diller...

Bazen çok basit gibi görünen bir bilgiyi veya öylece kabul edip fazla sorgulamadığım(ız) durumları zihinsel büyütecimle şöyle bir incelediğimde şaşkınlık içersinde kalırım. Bu konu da bir örnek teşkil etti bu duruma.

Ortak dil elbette İngilizce idi ama gruplar doğal olarak kendi aralarında ana dilleri ile konuşmaktaydı. Yanımızda iki insan akıcı ve hararetli konuşmalar yaparken tek kelime anlamamak, neden söz etttikleri konusunda tahminde dahi bulunamamak çok tuhaf geldi bir ara. Halâ da düşününce öyle geliyor. Bir kelimeyi sesli olarak sürekli tekrarladığımızda anlamsız gelmesi gibi.(bunu herkes denemiş midir acaba? merak ettim cidden)

İki insandan çoğalıp yeryüzünü saran milyarlarca insan kitlelere ayrılmış ve diğerleriyle sesleri, yazısı, yapısı, her şeyiyle bambaşka diller konuşup yazıyor. Bir araya geldiklerinde hiç bir şey anlamayabiliyorlar. Yazı denen sembolleri hiç bir anlam ifade etmiyor birbirleri için.

Yeryüzünde 6500 civarında dil kullanılıyormuş! Bilmem, bence oldukça ilginç. (sizin için de ilginç olsun lütfen, en azından okuduktan sonra :-))

13 Ekim 2008 Pazartesi

OLYMPOOOS


Uzunca bir tatilin başından kendimiz için kırptığımız 3 günü, sürpriz bir şekilde alınmayan biletler sayesinde Olympos' da geçirme şansına kavuştuk. Demek ki gitmeliydik, belki bizi bekleyen bir şeyler vardı oralarda.


Sabah uyanıp 11 nolu minik ahşap evimizin kapısını açar açmaz bizi karşılayan portakal ağacı, henüz rengine ulaşamamış halde dallarda bekleyen güzelim portakallar, ağaç dallarına asılan havlular, yeşil yapraklar arasında kıpkırmızı, bazısı çatlamış narlar, akşamları ateşin başında kupayla -kimine göre öğretmen bardağı!- içilen çaylar, ısındıkça oturağın geriye çekilmesi...

Akşam çalan kampana ile yemek sırasına girmek, yemekten sonra tavla oynamak, tavla vesilesiyle tanışmak, paylaşmak karanlığa tutulan telefon ışığını, bazen bir dizi beş dakikalığına... Sahile inerken "su" alıp gelmesi birinin :-)


Çardakta, hamakta, ılık ılık saran sularda yüzünü tarihe ve doğaya dönerek keyif yapmak...

Geride kalanlara bırakılan ufak hatıralarla gitmeler, omza konan minik kelebek öpücüğü...

Yaban ellerin yabancı durmaması, yadırgamamak... kısacık zamanda alışmak ve özlemek bir nevî, gözlerin araması, dilin anması gidenleri...


Hepsi, her şey çok keyifliydi. İyi ki gittik. Tekrar buluşmak dileğiyle Olympos-da-.

24 Eylül 2008 Çarşamba

BA-BA

İlkokulda bir milli bayram töreninde "baban mı, deden mi?" diye soran arkadaşıma kaçamak cevap verirken farketmiştim sanırım babamın ilerlemiş yaşını. Ve bu farkındalık yüzünden olmalı yıllarca uyurken onu izlememe, soluk alıp almadığını kontrol etmeme neden olan kaygılar.

Okey oynarken arkadaşlarının kelliğine dair şakaları ne can sıkıcı gelirdi bana. Ne kadar içerlerdim sevgili "babişkom" a yöneltilen sözlere çocuk aklımla.

Küçük bir kız çocuğuydum işte sokaktan at arabasıyla tuz satarak geçen amcayı babasına benzetip "keşke bir kez öpsem" diyecek kadar onu özleyen yokluğundaki yıllarda... Arkadaşımı, tabureye çıkan babası için "düşerse sen de benim gibi babasız kalırsın" diye uyaran... Büyüdükçe çoğalan bir sevgiydi.. Anneme göre "leş gibi sigara kokan" ceketini sırtından çıkartıp, asmadan önce içime çekerek koklamak benim için haz içeren bir ritüel gibiydi ilk gençlik yıllarımda.

Hangi zamanda onu yitirmenin daha hafif olacağını düşünürdüm bazen. 18 yaş? Hayır hayır, çok erken. Üniversitede okurken de hayatta olmalı babam, mezun olduğumda da... Hatta evlenirken... Çocuğumun dedesi de olmalı ama! Yani hiç bir zaman dilimi diğerinden daha kabul edilebilir değil! Değildi. Olmadı.

Ağlamak istediğim zamanlarda hep bunları düşünürdüm. Babasız kalma düşüncesi aklıma geldiği an boşanırdı yaşlar gözümden. Yüzüm kıpkırmızı olana dek ağlardım. Ve ne çok korkardım Tanrım...

Sanırdım ki bir daha asla içten gülemem, haftalarca yemek inmez boğazımdan, ağzımı bıçak açmaz... Bunlar da olmadı. Hayretle ve kendime duyduğum öfkeyle zaman zaman, hepsini de yaptım.

Ne zaman incinsem, ne zaman sığınma isteği duysam ilk aklıma gelensin babam. Sanki sen olsan hiç biri olmazmış, herşey daha kolay olurmuş gibi. Ardarda tekrarlanan bu heceyi on koca yıldır söyleyememek ağız dolusu, duyarken içinde bir yerlerin sızım sızım sızlaması ne demektir bilen bilir. Yaşayan bilir. Bazen yaşamadan da tahmin edilir demek ki Cemal Süreya gibi:

SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

21 Eylül 2008 Pazar

BİR EYLÜL ARMAĞANIMA...


Bir eylül sabahı uykulu gözlerini aralamanla başladı tanışıklığımız... Ve şimdi ikinci eylülün sonuna yol almaktayken aynı evde, hayata bu güzel karşılaşmayı sunduğu için ne kadar teşekkür etsem az gelir sevimli hayaletim.

Birlikte dondurucu soğuklara, kavuran sıcaklara, delice esen poyrazlara, sıkıcı ve eğlenceli sohbetlere, sinirleri zorlayan gelişmelere, bazen uzayan yollara maruz kaldık. Her şeyi bu kadar "olumluluk" süzgecinden geçirmeyi nasıl başardığını anlayamamakla beraber hep takdir ettim Mia çiçek-çiçek mi? hangisi? :-)) -

Halâ bu kadar temiz ve güzel yüreği olan birilerinin olduğunu gösterdiğin ve umut verdiğin için,
Güzel gülüşünü bir gün olsun esirgemediğin için,
Elin kadar açık olan gönlün için,
Bulunduğun her yeri çocuk gibi şenlendirdiğin için,
Huysuz cüce olduğumda bile güzel huyundan vazgeçmediğin için 385 kez teşekkür ederim :-)

Işıltın sönmesin, kahkahan seninle yaşasın sonuna dek meleğim, çiçeğim, hayaletim, kardeşim. İyi ki varsın.Nice nice yıllara...