20 Haziran 2012 Çarşamba

Hayatta Yeni Bir Evre: Bebek

    


         Dostlar, şu anda  17 haftalık bir fetus annesiyim. Artık bu konuda bir şeyler yazayım dedim.

          İlk iki çizgiyi gördüğüm günden beri sanki zaman ağır ilerliyor gibi geliyor bana. Yakın dostum, yeni anne İlknur, ilk aylarda öyle geldiğini, sonra zamanın çok hızlı geçtiğini söyledi. Bakalım, göreceğiz.


         Test yapıp hamile olduğumu ilk öğrendiğimde ellerim titredi, müthiş bir heyecan duydum. Akşam eşimle paylaştığımda o da şaşkınlık içindeydi. İstanbul’da nasıl büyütürüz, sosyal hayatımızı nasıl sürdürürüz, çocuğumuz ilerde yurt dışına yerleşip yılda iki kere ziyaretimize gelirse ne yaparız? Gibi bir dizi soruya cevap aramaya başladı J Bense şimdilik ilk hedefimizin sağlıklı bir bebek olarak doğması olması gerektiğini söyledim.


         11. hafta ultrasondaki görüntü çok heyecan verici ve duygu yüklüydü. Gözlerim doldu fena halde, çıkınca konuşmakta zorlandım. Günlerce o kare aklıma geldiğinde boğazım düğümlendi. Minik bir bebek taslağı nasıl da hareket halinde içimde!


         Çok şükür bulantı ve kusma kâbusu yaşamadan, ama kendimi boş bir çuval gibi cansız ve ruhsuz hissederek, sadece ve sadece uyumak isteyerek ilk üç aylık dönemi tamamladık. Kendimden soğudum yemin ederim J Elim kolum kalkmıyor, kendime bakmak adına hiçbir şey yapmıyorum, eşime uzağım… neyse geçti gitti.


         Artık uyku ihtiyacı ve halsizlik azaldı, göbeğim dışarıdan anlaşılacak kadar çıktı. Birdenbire, bir günde oldu sanki bu büyüme. İki gün önce, akşam Gök geldiğinde direkt karnıma bakıp şaşırdı. Pantolonlarımın bazılarını düğmesini kapatmadan giyebiliyorum. Sevgili kotlarımla –umarım- geçici bir süreliğine vedalaşma zamanı geldi.


         İnternet sağ olsun, her haftanın başında gebelik haftası ile ilgili bilgileri ediniyorum. Bu hafta saçları çıkıyormuş mesela bebeğimizin, kıvırcık olmasını diliyorum babasının eski saçları gibi J


         Malum hamilelikte beslenme konusu önemli. Günde iki cevizim, haftalık balığım, kırmızı et, sebze, süt, peynir gibi kalsiyum kaynakları, meyveler yeniyor. Çeşitli beslenmeye ve sağlıklı şeyler yemeye çalışıyorum ki, bebeğim de sevsin onları doğunca. Ancak şu su içme olayı yok mu? En zoru bu işte benim için. İçemiyorum Allah içemiyorum ben öyle iki litre su. Elimde sürekli bir şişe/bardak var fakat zorla, yudum yudum, önerilen miktara ulaşmak çok zor benim için. Umarım bedeli kötü olmaz.


         Birkaç defa rüyamda bebeğimizle denizde, suda gördüm kendimizi. Güzel rüyalardı. Doktor bebeğin, yüzde doksan olasılıkla kız olacağını söyledi. Ne yalan söyleyeyim bunca yıldır erkek çocukları daha çok sevdiğimi fark etmiştim. Ama son zamanlarda ikisinin de ayrı güzellikleri olduğunu düşünmeye başladım.  Erkeklerin hareketliliğine yetişmek gerçekten sıkı kondisyon istiyor.


         İsim bulma konusu da gündeme cinsiyetle beraber düştü elbette. Ben biraz farklı isimler seviyorum, kocamsa tam tersi. Favori kız ismi Zeynep. Fakat arkadaşlarla yaptığımız konuşmalarda tespit yapıldı: Türk erkeklerinin büyük çoğunluğu kızı olursa adı Zeynep olsun istiyor J


         17 haftayı bir yazıya sığdırmaya çalışınca toparlamak çok kolay olmadı, daldan dala atlamış, başınızı döndürmüş olmam mümkündür J Bundan sonra daha derli toplu olacak, söz. Şimdilik hoşça kalın.

29 Mayıs 2012 Salı

çocuk yetiştirme

     Geçtiğimiz hafta, Amerikalı-Kanadalı bir baba ve Alman bir anne olan velilerimiz servisimizi ziyaret etmişti. Bu çiftin beş çocuğu var. Dördü şu anda bizim okulda eğitim görüyor. Biri de geçen yıl, 7.sınıfta, yabancılar için açılan bir okula geçiş yapmış.

     Alman anne Ulrike ile daha önce veli oryantasyon programında tanışmıştım ancak eşini ilk kez gördüm. Bu çiftle sohbet etmek özellikle istediğimiz bir şeydi. Nedeni ise çocukları. Daha önce okulumuzda yedi yıl okuyan Johannes ile ilgili gerek öğrenciler, gerekse öğretmenler tarafından öylesine övgü dolu sözler duymuştum ki. Diğer üç kızlarının da örnek öğrenciler olduğunu kendim gözlüyorum. Son çocukları 1. sınıftaki Daniel biraz farklı, zaten aile de öyle düşünüyor :) Biraz yaramaz kendileri.

      Okuldaki bayrak törenleri öncesi, sırada kitap okuyan Rebecca, nöbetçiyken öğretmen gördüğünde ayağa kalkan nesli tükenmiş saygılı çocuklardan. Amy ise tenefüslerde kütüphanede vakit geçiriyor.

      Evlerinde televizyon olmadığını daha önce duymuştum. Kendileri de belirtti. Çocuk eğitiminde sınır koymanın önemini vurguladılar. Şeker, çikolata, oyuncak konularında cimri davrandıklarını, kitap konusunda ise çok cömert olduklarını belirttiler. Kitapkurdu olmanın ailede çok yüceltildiğini, en büyük oğullarının da bu yönüyle kardeşlerine örnek olduğu söylediler.

     Baba David, çocuklara fiziki ceza da verdiğini söyledi. Ufak silikonlarla popoya vurma cezası. Ama sanırım sadece Daniel yiyor artık. Baştan "şunu yaparsan ceza alırsın" diye uyardığını, yaptığı davranıştan sonra tek başına odaya alarak "ben seni ... konusunda uyarmış mıydım?... sen de yaptın mı?" diyerek neden ceza aldığını anlattığını ve uyguladığını anlattı. "Aaa ben şiddete karşıyım. Çocuğuma asla vurmam." diyen modern görünümlü bazı anne-babaların çocuklarına sarf ettiği bazı sözlerin şiddettin en kötüsü olduğunu düşündüğünü söyledi. Bunlar David' in ifadeleri.

     6.sınıftaki Rebecca' ya facebook kullanıp kullanmadığını sorduğumda "hayır. çünkü daha erken benim için" gibi bir yanıt vermişti aylar önce. Oysa şimdi 4. sınıftaki öğrencilerin dahi hesapları var. David, kızının bu konuyu kendilerine danıştığını, kullanmaması gerektiği yönündeki cevaplarına 'şimdilik' uyduğunu söyledi.

     Evlerinde 5-6 laptop varmış, sınırsız da internet. Ancak, ailenin verdiği şifreyle girebiliyorlar ve ziyaret ettikleri sayfaların dökümü haftalık olarak David tarafından görüntüleniyor. Yanlış ve istenmeyen bir siteye giren olduysa uygun biçimde uyarılıyor.


     Bir de çocuklara verilen sorumluluklar var ki, Türk ailelerinin örnek alması çok gerekli bir konu. Baba, her on günde bir değişen bir tablo oluşturuyor. Görevler ve o görevi yerine getirecek çocuğun olduğu bir tablo bu. Örneğin Daniel tuvalet kağıtlarını takip edip bittiğinde yenisini takıyor, Esther sofra kurulurken yardım ediyor gibi. On gün sonra çocuğun görevi değişiyor, böylece herkes, her işi de yapmış oluyor. Nasıl ama? Bizim dördüncü sınıf çocuğuna bile annesi tarafından yemek yedirilen, özellikle erkek çocuklarının hiçbir işe dokunmadan büyütüldüğü ailelerimiz varken, bu sistem beni gerçekten etkiledi.

     Bu keyifli sohbetten ben, çocuk yetiştirmek için gerçekten emek harcamak, ertelememek, tutarlı olmak gerektiğini bir kez daha anladım. Ebeveynlik zor iş gerçekten.

15 Mart 2012 Perşembe

BENİM 90'LARIM*

1990, benim ortaokuldan mezun olduğum yıl. O zamanlar ilkokul, ortaokul ve liseden oluşurdu eğitim kademeleri. Kurtuluş Ortaokulu’nda sessiz sakin, kendi halinde, derslerde başarılı, bol kitap okuyan bir kızım. Can dostum İlknur’la her gün bir buçuk kilometre kadar uzaktaki okula yürüyerek gidip geliyoruz. Servise binen yalnızca koleje giden bir kaç çocuk var mahalleden. Ki bunlardan birine de İlknur’la birlikte platonik aşığız. Her sabah görmek için can atıyoruz, ayarlamalar yapıyoruz.

Kumbaraya attığım bayram, karne ve sair bilumum harçlıklarımdan zar zor biriktirdiğim parayla (90bin liraydı sanırım) tekerlekli paten almışım. Benden kısa bir süre sonra da İlknur aldı. Ayakta patenler, soğukmuş ayazmış dinlemeden, kabanlarla paten kayıyoruz. Akşam ‘servis’in gelmesini bekliyoruz. Televizyonda dans dizisi Şöhret, buz pateni şampiyonaları hiç kaçırmadan izlediklerim. -Sonraları Şehnaz Tango, ne güzel diziydi.- Rüyâlarımda sürekli patenle ilgili bir şeyler görüp sabah kalkınca evdekilere anlatıyorum. Artık benden “paten” lafı duymaktan gına gelmiş durumda onlara. Evde tipik ergen- ebeveyn çatışmaları başlıyor bu dönem. Annem her kızdığında beni, İmam Hatip Lisesi’ne göndermekle tehdit ediyor. Ödüm kopuyor gerçek olmasından.

Neyse Kurtuluş Lisesi’nde devam ediyoruz öğrenim hayatımıza. Kredili sistem denen bir uygulamanın denekleriyiz. Seçmeli dersler, dersler arası boşluklar hoşumuza gidiyor ama bu boş saatleri okul dışında (kafeler ve Kurtuluş Parkı) geçiren öğrencilerden özdenetimi biraz eksik olanlar, zaten okumaya çok da meyilli olmayanlar için çok da iyi sonuçlar ortaya çıkmıyor. Benim liseyi iki buçuk yılda bitirip bir dönem de evde düşük dozda da olsa ÖSS’ye hazırlanmama fırsat vermesi çok avantajlı olmuştur yalnız. Benden 7 yaş büyük ablamdan kalan hazırlık kitabından, komşulara çay yapıp servis etme görevinden arta kalan zamanda, biraz soru çözmeseydim belki 14. ve son tercihim olan bölümü de kazanamayabilirdim. Bir de biz, şimdi çok saçma gelen bir biçimde, puanlarımızı bilmeden, sınava girerken tercih yapan bir nesiliz, heyhat.

New Kids On The Block grubunun ülkemiz genç kızları arasındaki popülerliği akıl almaz boyutta o yıllar. Posterleri, resimleri, dergilerde onlara ayrılan sayfalar... Mektup arkadaşım Esra, grup üyelerinden birinin soyadını adına ekliyor, ben başka bir üyeninkini kendi adıma. Herkesin favori üyesi de farklı. Mektup arkadaşı demişken bu yıllara dair en renkli anım dönemin gençlik dergisi Güneş Gençlik’in mektup arkadaşlığı bölümüne yazdığımız (tabii ki İlknur’la) gönderilerden birinin biz dergiyi almayı bile bıraktığımız uzunca bir süre sonra yayınlanması ve akabinde gelişen olaylardır. Bir gün şimdi rahmetli olan mahalle postacımız 90, evet doksan kadar mektup getirdiğinde şaşkınlıktan bayılacaktım. Hemen İlknur’a koştum elimdeki poşetle. Bir süre sonra artık geldiği yer, zarftaki yazı elemek için yetmeye başladı. Yetmiş, altmış üç.. derken bu mektuplar yıllarca gelmeye devam etti. İçlerinden yalnızca biriyle uzun yıllar yazıştık: İstanbul’dan Tolga. Güzeldi.

90’larımın en keyifli etkinliği Ankara Kafkas Derneği’nin halk dansları grubu çalışmaları ve şehir dışı turnelerdi sanırım. Yaklaşık doksan-yüz kişilik, çoğu Ankara’daki üniversitelerde okuyan genç bir grup, birlikte dans edip gülüp eğlendik, şehirler gezdik otobüslerle.

Fakültenin konferans salonunda yapılan geniş katılımlı bir sempozyumda ilk defa “internet”, “kızılötesi ışınlar” gibi şeyler duyduğumu anımsıyorum. Her şeyin ne kadar hızla ilerlediğine bir örnek... ve benim yaşlandığıma, ne yazık ki. Üniversiteden arkadaşlarımla hep mektuplaştık biz o yıllarda. Jetonlu telefonla, bazen postanelerden haberleştik. Cep telefonuna 90'lar bitmek üzereyken bulaştım ben, özellikle biraz uzak durduktan sonra.

Benim 90’larım, çok sevdiğim babamın aramızdan ayrılması, hiç istemeyerek öğretmenliğe atanıp yirmi bir yaşımda, karşısı pamuk tarlası olan bir köy okulunda çalışmaya başlamamla bitti. 2000'li yıllara alışmak, telaffuz etmek ve tarih atmak bana hep  zor geldi.

*90'lar Kitabı'ndan esinle yazıldı bu yazı.

7 Şubat 2012 Salı

camın ardından görünen her yer, her şey bembeyaz. gökten beyaz taneler durmaksızın düşüyor. evde olmak güzel, dışarı çıkıp karları sıkıştırarak top yapmak, atmak, ıslanıp eve dönmek de öyle.
göğün güzel göğsüne koyduğum kolun bilekten kavranışı, "büyülü tuhaf sıcağı"nda uykuya dalmak, dışarıda beyaz yığınlar yükselirken. ne güzel! ne keyifli!

8 Ocak 2012 Pazar

devr-i sene

iki yıl önce, tarih bugünün tarihi, günlerden cuma idi. akşam telefonuma düşen mesaj şöyleydi:"yarın, küçük fil?" gülümsedim.. ertesi gün, Yalova'nın en sevimli, sıcak mekânlarından Küçük Fil'de, siyah tişörtlü bir adamla su gibi akıp giden bir sohbetin içinde buldum kendimi. saatler geçti, daha oturabilecekken ben oturaksız nero, kalkıp veda ettim, gittim.

sonraki günlerde zeki demirkubuz konulu e-postayla başlayan yazışma trafiği çok işlekti,çok keyifliydi. tatlı tatlı cümleler düştü de düştü bilgisayar ekranından gözüme, gönlüme.

hikâye uzun, anlatması zevkli. ama kestirmeden varıyorum: siyah tişört ve kotun(hem de ne kot!)öyle yakıştığı, öyle güzel gülümseyen(kahkahası da ayrı meşhurdur hani),güldüren, lezzet avcısı, ılık rakıcı,herkesi, herşeyi düşünmekten saç kalmamış güzel kafalı adam şimdi en yakınımda, yanıbaşımda. Küçük Fil'deki gibi sıcak ve güzel konuşuyor hala karşımda. 2010 yılına bana bu armağanı verdiği için tekrar teşekkür ediyorum.
hey Gök,haftaya Küçük Fil? ;)

29 Kasım 2011 Salı

Selam sanal günlük. Görüşmeyeli Pdr'de yaratıcı drama konulu atölye ile dramaya "ilkadım"ı attım. Şimdilik başka bir adım atmayı düşünmüyorum. Tezle ilgili uyuzluğum devam ediyor. Böyle giderse bir yılda ancak biter. Of!

İkinci kez teyze oldum. Hayatımıza Barış Ekin katıldı. Uçurtmanın kucağında artık onu göreceğiz.

Günler genelde Bostancı-Küçükyalı arası mesafeyi yürüyerek katetmekle,okulda Çağatay'la; akşamları televizyon, film ve bilgisayar ile geçiyor. Malum kış akşamları. Sağolsun kocam kâh perdenin kâh kapının arkasından çıkarak, arkadan sessizce gelerek ve başka yaratıcı yöntemlerle beni korkutarak ev hayatımızı renklendiriyor. O gülmekten, ben sinirden katılarak şenleniyoruz.

Yalova'ya nerdeyse bir ay aradan sonra bu hafta sonu gideceğiz. Çok özledik. Şimdilik bu kadar.

10 Ekim 2011 Pazartesi

kız arkadaşlar

içten içe bildiğim halde bilmezden geliyor, hiç olmayacak gibi devam ediyordum. bir gün yalnızlık duygusuyla sarsılmayacak gibi,Gök adamımla güzel geçen günler, akşamlar, hafta sonu buluşmaları beni hep bu düzeyde tutacak gibi düşünmek işime geliyordu. ancak...

geçen hafta gelen soğuk algınlığı ve grip dalgası her zamanki gibi duygulanım rüzgârını da getirdi başımda estirdi mi. okul tatil, hava güzel mi. gönül gezmek dolaşmak, para harcamak ister fakat asıl zevki verecek olan kız arkadaşı aramaz mı.

can ciğer Nar, yanındaki güzel melek,Ankara Özlem'i, derken katmerlendi özlem ve yalnızlık duyumsaması. uzak olmak ve telefonla bağlanmak canımı sıktı fena halde. gözlüğün arkasından döktüm bir kaç damla yollarda. içim ezildi. vs.

ruhsal gölgem Beste,vefalı Esuş, kara üzüm gözlü Özge, dingin Azize,sevgili güzel kız arkadaşlarım, hepinizi çok özlüyorum ve yakınımda yamacımda olmanızı deli gibi istiyorum. yerinizde rahat, huzurlu ve mutlu olun ama n'olur isteyince bir çay içebilsek, hazırladığımız yemeği birlikte yiyebilsek, alış veriş yaparken dertleşsek be!

fizÎken uzak ya da yakın, iyi ki varsınız. sizi seviyorum. ama yine de yakınlaşın ya! şş İstanbul'a gelen yok mu??

5 Eylül 2011 Pazartesi

yeni hayat


Yeni adresim Menekşe Sokak'dan yazılarıma devam ediyorum sevgili sınırlı sayıdaki okurlarım :) Uzun bir aradan sonra merhaba.

Görüşmeyeli hayatımızda şunlar oldu: 16 temmuz günü, evlendirme memuru Hasan Bey'in siyasi nedenlerle müzik çalınmadığını söylediği Yalova Belediyesi'nin sıcak nikah salonunda Gök'le birbirimizi karı-kocalığa kabul ettik. Evlenme Cüzdanı denen defteri fotoğrafçının ısrarına karşın sallamadan, havaya falan kaldırmadan efendice damatlık cebine yerleştirdik. Marinada kalabalık bir grupla yemeğimizi yedikten sonra hikayemizin başladığı yer olan Sindoman'da dostlarımızla içkimizi içip dans edip eğlendik. Bundan böyle beni gören Gök'ü, onu gören beni "nerde" diye sorabilecek, her yerde rahatça birlikte dolaşabilecektik.

Bozburun ve Datça'nın, Bozcaada'nın güzel denizlerinde yüzdük,şımardık, deniz canlılarını tanımaya ve biraz da taciz etmeye devam ettik.

Akşam yemekleri, sahilde yürüyüşler, arkadaş buluşmaları, misafir kabulleri, aile ziyaretleri, ev düzenini oluşturmak gibi birlikte yaşam etkinliklerini bizzat yerine getirdik, ilk bayramımızı da aradan çıkardık. Birlikte en uzun tatilimizi de yapmış olduk başarıyla.

Altı pişmeyen ve tepsiden kalkmayan börekler yaptım, kilolarca domates doğradım, bahçede çalıştım, onlarca koli boşalttım. Çerkes kadını neymiş gösterdim kocama :) Evdeki dolapları giysi ve mutfak eşyalarıyla doldurdum, kocam buna bozuldu.


Yeni okuluma da bugün başladım. Her okulun birbirine ne kadar benzediğini bir kez daha gördüm.

Epeyce bir değişiklik yaşamış olmama karşın, oldukça sakin ve rahat davranıyorum. Sanki bunca yeniliği yaşayan ben değilmişim gibi. Demek ki hep hazır olduğum şeylerdi ve işler yolunda diye yorumluyorum. Şükürler olsun.

Yenilenen hayatımda, adresimde, güzel adamımla güzel zamanlar geçirmek, sahip olduklarımızın değerini bilerek huzurla yaşamak dileğiyle.

8 Haziran 2011 Çarşamba

halka


31 Aralık 2009 gecesi tanıştığım güzel adamımla, kısa bir süre sonra başlayan buluşmalarımız bu günlere kadar sürdü. Birlikte çok güzel günler yaşadık, bolca güldük karşılıklı gamzelerimizle, yedik içtik, gezdik tozduk, konuştuk paylaştık, anlattık anlaştık...

Her şey öyle güzeldi ki bu süre zarfında, bazen ayrı geçen günler zul geldi. Özledik. Kavuştuk, huzur bulduk. Sevmenin ve sevilmenin, karşılıklı güvenmenin güzelliğine teslim ettik kendimizi.

Birlikte geçirmek istediğimize karar verdik yaşamımızı bundan böyle. Bu kararın ardından izlenecek prosedürler biraz yorucu ve gerginlik verici olsa da kaçınılmazdı, kaçmadık nitekim :)

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Yinelenen Yenilikler

Her gün aynı güzergâhı yürümenin bazı sonuçları vardır. Her sabah aynı saatlerde aynı yollardan ters yöne giden birçok insanla karşılaşırsın ve onları ‘tanırsın’ artık. Hatta kimle aşağı yukarı nerde karşılaşacağını bilirsin. Zaman zaman bu kesişme yeri senin ve ya diğerinin geç kaldığına işaret eder.

Tanımazlıktan gelip geçen eski öğrenci, her sabah günaydın diyen bir başka eski öğrenci, şalını bir ucundan dudaklarının arasına alan teyze (bazı kadınlar eşarpla da bunu yapıyor ve ben nedenini kesinlikle bulamadım), top sakallı göbekli bey, Denizcilik Lisesi öğrencileri… bu insanlarda bir değişiklik varsa dikkatini çeker. “Hımm, saçlarını kestirmiş” dersin örneğin.

Ücretsiz deneme süresi olan masaj yatağı sırasının yoğunluğunu kontrol edersin, karda kışta torbalarını sıraya sokup bekleyen insanların dertlerine derman bulmalarını dileyerek.

Trafik lambalarında ne kadar bekleyeceğini tahmin etmek, yeşil yanmakta iken adımını attığında yaya geçidinin ortasında kırmızıya dönüp dönmeyeceğini (ayarı yanlış) kestirmek de mümkün olur bir süre sonra. Arada bir araçlara on saniye kırmızı yanan ve sönen (yeşile dönmeyen) ışıklarda yabancı plakalı araçların durup yeşil ışık bekleyeceğini, arkasında oluşan konvoya, çalınan kornalara rağmen gitmeyeceğini bilip izlersin bunu ve gülümsersin.

Terzinin mankenlere yeni giysiler giydirip giydirmediğine bakarsın. Simit ve poğaça fırınından sokağa yayılan kokular her sabah aynı güzelliktedir. Yaklaşırken başlarsın koklamaya. Bazen kokunun cazibesine dayanamaz, yağlı mağlı dinlemez alırsın, sıcak sıcak yersin.

Çok sevdiğin, altından geçerken çiçeklerini koklayarak mutlu olduğun ağacın kesilmesine sebep olan binaya sinir olursun. İnşaatın ilerleyişine, her gün yapılan yeniliklere hâkimsindir. Camları takılmış, önüne taş döşenmiş, iki daireye yerleşilmiş vb.

Bahçeye girişte solda kalan koca çınarın tek bir kuru yaprağının onca fırtınaya, yağmura karşın düşmemesine hayret edersin önce. Sonra da yaprağı takibe alırsın. Her sabah başını kaldırıp bakar, incecik bir bağ ile ağaca bu ısrarlı tutunuşunu takdir eder, selam verirsin yaprağa.

Sıkıcı gibi görünse de her gün aynı yerlerden aynı insanlardan geçerek bir yere ulaşmak; zevkli tarafları vardır velhasıl. Ya da zevkli kılmak için bulduklarımdır bunlar, bilemedim orasını. 16.03.2011

25 Nisan 2011 Pazartesi

Yeniden Yayındayız

Nihayet nice zamandır (bilmiyorum) kapatılan sanal güncelerimiz geri açıldı erişime. Hayır arada iki cümle yazıyorduk, dilimiz/elimiz şişti. Yazılacakların heyecanı, duygusu geçti. Üstelik burdaki yazılarımı hâlâ kopyalamadığım için "ya tümden gittiyse bu defa" diye epey huylandım. Çok önemli yazılar olmayabilir ama yine de benim hatıralarım, nacizane anekdotlarım işte. Bana kıymetli, az da olsa.

Umarım bir daha mahkeme kararıyla kapatılmadan güzel güzel devam ederiz efenim. Tekrar merhaba demekle yetinelim şimdilik.

27 Şubat 2011 Pazar

acemi tangocu

Küçük şehrimizdeki bir konserde, İncesaz'ın "Bir Çapkına Yangınım" adlı şarkısı söylenirken tango yapacağımı öğrendiğimden beri heyecan içindeyim sevgili okurlarım. Önce biraz temkinli yaklaştım habere. Belki hocam beni yeterli bulmaz, belki iptal olur vb. olasılıkları düşündüm. Ancak geçen haftadan bu yana hummalı bir çalışma içindeyiz. Beş saati bulan çalışmalarda ayaklarım ve bacaklarım yıllardır çekmediği acıları hatırladı. Merdiven inip çıkmanın ne kadar zorlayıcı olabileceğini uzun zaman sonra yeniden anımsadım.

Fakat her şeye rağmen çok keyifli ve güzel bir süreç. Hele ki Galip Hocam'ın "evet! işte bu!" "şimdi dans ediyoruz" gibi sözlerini duyduğumda, iyi olduğum zamanlar onun aldığı keyfi gördüğümde tüm sızılar geçiyor.

Yalnız tango ne ince, ne zor dansmış arkadaş! Ufacık bir ayrıntı öyle önemli ki; onu atlarsan her şey berbat olabiliyor. Ya da incecik bir detayı kavradığında ancak olayı kıvırabiliyorsun.

Günlerdir tango videoları izliyor, evde ayna karşısında çalışmaları sürdürüyor, dans ayakkabılarıyla takır tukur geziniyorum. Tangoyla yatıp tangoyla gözümü açıyorum. Umarım haftaya pazar akşamı güzel bir gösteri ile çalışmaların sonucunu alırız.

Sabrı ve yoğun emeği için Galip Hoca'ya, ayakkabı ve moral destek için sevgili Gök'e, evde bir dans delisine katlandığı için Miacığım'a, heyecanımı her yönüyle paylaştığı için cancağızım Nar'a teşekkürü borç bilirim.

28 Ocak 2011 Cuma

Çeteye Davet

Şu internet güzel iş vallahi. Nerden başlayıp nerelerde bulabiliyorsun kendini. Bazen bu gereksiz zaman harcama biçiminde de olabiliyor gerçi ama güzel yerlere çıkınca pek hoşuma gidiyor. Hemen sevdiklerimle paylaşmak, onları da haberdar etmek istiyorum vardığım yerlerden.

Evet sadede gelecek olursam (ki geleyim diyorum artık), keşfettiğim yeni sitede çok keyifli yazılar var. Zaten bir kısmı tanıdık ve sevildik (böyle bi kelime yok galiba ama şu an çok uygun geldi bana) olan yazarlar bir çete kurmuşlar. Haydi bir göz atın: http://www.afilifilintalar.com/ Sevgili kız arkadaşlarım Aslı Tohumcu'yu gözden kaçırmayın lütfen ;)

Sevdiğiniz yazıları da yorum olarak bırakırsanız bal kaymak olur :)

23 Aralık 2010 Perşembe

kaza

     Okulda son saatler biraz gerildimse de dışarı çıktığımda güneşli, ılık hava keyfimi yerime getirmişti. Ninesiyle kaldırımda duran dünya tatlısı, beyaz peluş kabanlı, adının Zeynep olduğunu söyleyen kız çocuğu, görür görmez enerjimi yükseltmiş, güzel yanağına kondurduğum öpücük günün hediyesi gibi olmuştu.

     Öğleden sonra bu defa sağdan vuran baş ağrısı, okuduğum bir haberle şiddetini arttırdı: Daha geçen hafta dans pistinde salınan güzel, gencecik bir kız ve erkek arkadaşı feci şekilde can vermiş. Motosiklet kazası! Herşey berbat, anlamsız, bomboş geliverdi işte o andan sonra.

     Mini kot eteği, şık botları ve düzgün fiziği ile gözümün önünde akşamdan beri Fatma. Adını ölüm haberiyle öğrenmek ne tuhaf. Genç ölümler ne acı Tanrım!

     Oysa yarın gece yine dans edecekti maskeli Latin balosunda. Belki maske de almıştı kendisine gezmeye gidip dönemedikleri Bursa'dan. Öğrencilerine yazılılarını açıklayacaktı önümüzdeki günlerde muhtemelen. Üç aylık öğretmenimin, üç yıl sonrası için ne planları vardı kim bilir. Daha tango da öğrenecekti belki, ya da bir kitap yazacaktı, İtalyanca öğrenecekti, araba alacaktı...

     Ne diyeyim bilmem ki. Hatrımda hep mini kot eteğinle kalacaksın güzel kız. Nur içinde yatasın.

19 Aralık 2010 Pazar

kar topu

     Karla kaplıydı sokak ve otobüsümün hareket saatine otuz beş dakika vardı henüz. Alt geçitten geçerek yedi sekiz dakikada ulaşabileceğim için biraz kar keyfi yapayım dedim. Telefonumu çıkarıp bir arkadaşımla konuştum, cebime koydum. Sonra sokakta arabaların üstünde birikmiş karları ellemeye başladım ki, iki erkek çocuk kartopu oynayarak geldi yakınıma. Aldığım karı hafifçe sıkıp attım birine. O da bana karşılık verdi. Derken ben ona o bana.. sonra onlar bana bi' güzel seri fırlatmalara başladılar. Hınzırlar, sırtımda koca çanta, eldivensiz elim, bir de kartopu yapmaktaki yeteneksizliğim gibi bileşenlerin de yardımıyla beni bir güzel karla kapladılar koşup kaçmaya yeltensem de, "pes" etsem de...

     En son alt geçide doğru hızla koşarken arkamı döndüm baktım vazgeçmişlerdi nihayet. Merdivenlerden inerken elimi montun cebine attım ki cep telefonum yok. Önce sakindim. Sürekli koyduğumu sandığımdan farklı yerden çıkar çünkü. Cepler tek tek, çanta gözleri dikkatle ve her yer ikinci kez arandı fakat yok! Kartopu macerasının beni otobüsün kalkmasına kısa süre kala can sıkıcı bir kayba uğrattığını düşünerek hızla geri dönüp az önce koştuğum kaldırımda yerleri, karşıya geçtiğim noktayı tespit etmeye çalışarak aradım. Telefon yok ve benim aklımdan bin düşünce geçiyor: Şimdi içinde bir dolu özel mesaj, telefon numaraları, yola çıkıyorum kimse bana ulaşamayacak, ben kimseye ulaşamayacağım. Hattı iptal etmek için yapılması gerekenler vs. vs. Of! Kahrolası! Sırası mıydı şimdi? Sonra bir apartmanın bahçesinde az önceki oyun arkadaşlarımı gördüm karları yuvarlarken. "Çocuklar, ben telefonumu kaybettim gördünüz mü?" Görmediklerini söylediler ama hemen "arayalım!" dediler. Ne tatlı şu çocuklar. "Çok sevinirim, çünkü otobüse geç kalıcam" dedim ve başladık birlikte yerlere bakmaya. İki dakika geçmeden biri "buldum!" diyerek eğildiği yerden, bir arabayla kaldırımın arasında karların üstünden aldı, getirdi. Ne sevinç! Ne tatlı bir duygu. Öptüm kızarmış yanağından, teşekkür ettim, "kar topu savaşında mahvettiniz ama çok da sevindirdiniz beni" diyerek, çocuklar gibi şen ve heyecanlı ayrıldım başkentten.

bir hastane deneyimi sonrası

trafik kazası, merdivenden düşme, sinir sıkışması, fıtığın patlaması gibi bir çok nedenle fiziksel güç ve yeterliklerini kısmen yitirmiş insanlarla dolu bir hastane. çocuğu, genci, yaşlısı, kimi anne, kimi kayınvalide, kimi koca... ortak yanları hayatlarında bir kırılmanın yaşanması ve onu yeniden onarıp devam etme çabasında olmaları.

hayatında belli ki ilk kez giydiği cırt cırtlı spor ayakkabılarıyla yeniden ayakta durabilmek için ter döken hacı dedeler, ayağını iki santimetrelik engelin üstünden atmaya çalışanlar, konuşmayı öğrettiği çocuğundan şimdi konuşabilmek için destek alanlar, otuzundan sonra tekrar annesinin kollarının yardımıyla kalkıp oturan genç adamlar, ayaklarını kıpırdatamadan yattığı yataktan kocasının ne yaptığını öğrenmeye çalışanlar ve daha bir yığın değişik öykü, durum, hazin kesitler...

kadın hastalara da kadınlar bakıyor, refakat ediyor, erkek hastaların yüzde doksanına da. ah kadınlar. hayatın yükü, sancıları hep omuzlarında gezen gizli, sessiz kahramanlar.

canımız durduk yere sıkılınca, kaba tabirle 'rahat battığında' gidip hastanelerde biraz zaman geçirelim, insanları dinleyelim diyorum. dışarıya çıkınca her şey çok daha kıymetli olacaktır, farkında bile olmadan attığımız adımların ne büyük bir özgürlük olduğunu fark ettirecektir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Hakkari'de Bir Mevsim

Tez konum için her gün bir film izlemeye çalışıyorum bu ara. Bu akşam da alana kadar hiç duymadığım bir filmi "Hakkari'de Bir Mevsim"i izledim. 1983 yapımı, Erden Kıral'a ait çok iyi bir seyirlikti.

Bu kadar zor ve çetin koşullarda olmasa da yaşadığım halde, insan rahatlığa ve güzel yerlere kolayca alışıp çabucak unutabiliyor o yerleri, o yaşamları görüyorum ki. Unutmak demeyelim de az anımsamak diyelim, anımsayınca da hafifletilmiş dozda yaşamak diye tarif edelim.

Genco Erkal'ın canlandırdığı öğretmenin edebi gücü de yüksektir ve yazdıklarını iç sesi olarak duyarız filmde sıkça. Öyle güzel, öyle dokunaklı ki o konuşmalar. Hele de öğrencilerine hitaben yaptığı "yavrularım" diye başlayan konuşma! Şurdan izleyebilirsiniz:
http://www.dailymotion.com/video/xa7e0w_hakkari-de-bir-mevsim-butun-oyretti_shortfilms

Filmi her öğretmen izlemeli. Her fırsatta öğretmenlerin rahatlığından dem vurup duranlar da izlemeli hatta.

Bu dezavantajlı coğrafyalarda yaşayan tüm insanlara ama en çok kadınlara, öğretmen ve varsa hemşire/doktor/ebe gibi diğer çalışanlara Tanrı'dan sabır ve dayanıklılık diliyorum.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Öğretmenlik

Bugün meslekteki on üçüncü öğretmenler günümü yaşadım on iki yıl bir aylık öğretmen olarak.


Akkuyu köyü; kara gözlü öğrencilerim, bahçede koro halinde "yine yeşillendi fındık dalları, acep ne olacak yarim halleri...", muhtar ve ailesi, pamuk tarlasına bakan köy okulu, at arabası, çamur, yalnızlık...


Batı Ayrancı; bahçede öğle yemekleri, mavi gözlü cin gibi Ali Kemal'im, cuma günleri okulu yıkayan öğretmenler, her gün güzelim güllerle eve dönüşler...

Kumlu; güzel arkadaşlıklar, uzun etekler, voleybol ve masa tenisiyle hareketlenen günler, kalem tutmayı, okumayı yazmayı tamamen benden öğrenen, sonra bana mektuplar notlar yazan bücürler, ev sahibi Ayşe Teyze, ineği Boncuk ve pencere altındaki serenatları...

Ankara; türlü okullarda kısa süreli gezinmeler, yeni deneyimler, çoğalan yüzler, her yerden baki kalan bir iki güzel dost...

Yalova; yeniden başlamak, güçlü ortaklık, bembeyaz tenli, renkli gözlü çocuklar, iyi arkadaşlar, öğretmenlik ve öğrenciliğin bir arada yürümesi...

Geçen uzun yılları düşününce ilk aklıma gelenler bunlar.

Tek isteğim benim hayatımda iz bırakan çok değerli bazı öğretmenlerim gibi birilerinin hayatında ufak da olsa bir dokunuş bırakabilmek, yıllar sonra anımsanacak ve anılacak. Umarım...

19 Ekim 2010 Salı

Sıradan Bir Gün

     Kuvvetle esen, havaya güzel bir ılımanlık katan lodos, sonbaharın cansız yapraklarını kümeler halinde yerlere sermişti sabah. Kurumuş yapraklara basıp çıtırdatmayı severim. Arada bunu yapa yapa, havanın sıcaklığına da sevinerek işime gittim.

     Oğlunun derslerinin ve davranışlarının iyi olduğunu belirten ancak inanılmaz düzensizliğinden ve çok az ders çalışmasından yakınan bir veli ile görüştüm, ardından öğrenciyle. Çok akıllı ve güzel bir çocuktu.

     Öğleye doğru iki yıl önce mezun olan bir öğrencimizin annesi uğradı. O da oğluyla ilgili ayaküstü bilgi verdi, sohbet etti. Sonra bir büyük paket gofret bırakarak, güzel dileklerde bulunarak gitti sağ olsun. Bir ara müzik öğretmenimiz uğradı. Diyafram çalıştırmayı öğret diye başladım yine. Duvara yaslanıp nefes egzersizi yaptık biraz, iki erkek arkadaşın şaşkın ve komik bakışlarına rağmen. İşte bunlar keyifliydi. Günün "iyi hissedilen an"ları.

     Yollarda beş adet mavi kapak bulup cebime koydum.

     Akşama ev yapımı haşhaşlı çörekler ve bir güz akşamı için nefis havada yürüyüş, can dostla sohbet. İşte bugün bunları yaptım. Saygılar sevgili okur :)